Olanca curcuna ve hengâmesiyle koskoca bir yılı daha geride bırakırken kendini astrolog olarak tanıtan birtakım falcılar yine sosyal medyadan veya TV ekranlarından şarlatanlığın tarihini yazıyorlar. Maalesef gaipten haber verenlere evvelden beri olağanüstü ilgi gösteren kuşbeyinliler de gözünü kulağını dört açarak bu tiplere prim vermeye devam ediyor. Son olarak 8 Kasım’da, o da olmadı 12 Kasım’da yok güneş tutulmasıydı, yok ay tutulmasıydı, yok şöyle acayip işler olacak, yok böyle muazzam dönüşümler olacak gibi beylik laflar edenlerin nasıl yalancı müneccimler olduğu tescillendi. Ama bu şarlatanlar, tüm iddialarında çuvallamalarına rağmen hâlâ hiç utanıp kızarmadan milletin karşısına geçip yeni kehanetler yumurtlama devam ediyorlar.
Akıl kıtlığının böylesine itibar gördüğü bir zamanda bu rezilliklere pes bile diyemiyorum. Her şey ama her şey artık o kadar rayından çıktı, o kadar laçkalaşıp kalitesizleşti ki… Tek bilgi kaynağı televizyon haberleri olan zavallıların “Ey iman edenler, eğer fasık bir kimse size bir haber getirirse doğru mu yanlış mı iyice araştırın” (Hucurat, 6) ayetinin dile getirilmesine bile tahammül edemediğini, bu ayeti paylaşanların her zamanki gibi fütursuzca yobazlıkla, gericilikle yaftalandığını ve lince uğradığını görüyoruz. İşte böylesine can sıkıcı, böylesine ümit kırıcı bir zaman dönemecince mesnetli ve tutarlı analizler yapan birini bulup iki çift laf etmek ayrıcalıklı bir hizmettir.
Söz konusu ayrıcalığı ben yine siyasal fütürist İbrahim Çetin’le bir araya gelerek yakalamış bulunuyorum. Bir yeni yıl klasiğimiz olarak kendisiyle heyecanlı bir söyleşiye imza attık. Çetin’in 2023 öngörülerine yer vermeden önce kısaca 2022 yılı kehanetlerinin değerlendirmesini yapmak istiyorum.
Metaverse projesinin fazla şişirildiğini ve beklenen çıkışı gösteremeyeceğini söylemiştiniz, bu oldu. Hayat Eve Sığar (HES) zulmünün ekonomiye büyük darbe vurduğunu ve HES benzeri hukuksuzluklar yüzünden zincirleme gerçekleşen reaksiyonlarla 2022’de küresel ekonominin yerle yeksan olacağını söylemiştiniz, bu oldu. Şeytanilerle rahmanilerin kartlarını açık oynamaya başlayacağını söylemiştiniz, bu oldu. Ege ve Doğu Akdeniz’de savaş ihtimalinin çok daha artacağını ama sıcak savaşın sonraki yıllara sarkacağını söylemiştiniz, bu oldu.
Ancak 2022’de Türkiye’de erken seçim olacağını, dünyada ise birçok önemli devlet başkanının görevinin sona ereceğini veya suikaste uğrayacağını söylemiştiniz, bunlar olmadı. Sebebini öğrenebilir miyim?
Gerçekleşmeyen öngörülerim, sohbetimizde de belirttiğim üzere öngörüden ziyade alınmış kararların açıklanmasından ibaretti. Zira 2021 sonu, 2022 yılı başı gibi Ak Partinin –eğer işler yolunda giderse- yıl ortasında baskın seçim yapma planı vardı, hatta günü de belirlenmişti. Ancak olağanüstü derecede artan enflasyon ve hayat pahalılığı tüm dengeleri değiştirdi. 2022 Yılında memurlara verilen toplam zammın % 83 olduğunu hatırlatmak isterim. Bu normal şartlarda muazzam bir zam gibi düşünülebilir ama 2022 sonunda geldiğimiz noktada, Hazine ve Maliye Bakanının “memur da emekli de yoksullaştı” itirafını dikkate alınca görünen köyün hiç de öyle olmadığı anlaşılacaktır. Memurların artık orta direk değil de fakir fukara kabul edildiği bir dönemde erken seçime gitmek delilik olurdu ve dolayısıyla Ak Parti bu planından vazgeçti.
Önemli devlet başkanlarının değişmesi veya suikaste uğraması öngörüsünün gerçekleşmediğine ise katılamayacağım. Her ne kadar bu öngörüyü 2022 ile sınırlandırmamış olsam da Japon lider Şinzo Abe’nin Japonya’nın Hristiyancı terör örgütü Moon Tarikatı tarafından suikastle öldürülmesini unutmamak gerekir. Diğer yandan kardeş Pakistan’ın kahraman lideri İmran Khan’ın ABD’nin parmağıyla görevden alınması apaçık bir darbe olup çok önemli bir gelişmedir. Brezilya’daki seçimlere hile karıştırılması sonucu küreselcilere kafa tutan Bolsonaro’nun görevi ılımlı Lula da Silva’ya bırakması da çok önemli bir gelişmedir. İtalya’da aşırı sağcı Giorgia Meloni’nin sürpriz zaferini ve Almanya’da ifşa olan darbe hazırlığını da bu düzlemde değerlendirmek gerekir. Örnekleri çoğaltmak mümkün…
Evet, önceki söyleşimizde 2022’den ziyade 2023’e vurgu yapmıştınız. 2023’de gerçek çatırdamaların başlayacağını ve bu sancılı dönüşüm sürecinin 2030’a kadar devam edeceğini altını çizerek belirtmiştiniz. O zaman konumuz olan 2023’e geliyorum. 2023’de Türkiye’de seçim olacak mı, olacaksa muhtemel sonuçları nedir?
2023 Türkiye için seçim yılı. Bugünkü temayüle göre Recep Tayyip Erdoğan yine Cumhurbaşkanı olur. Ne var ki Gazi Meclis’te Ak Parti ve MHP çoğunluğu sağlayamaz. Dolayısıyla mevcut tabloda iyileştirmeler yapmak gerekiyor. Seçime yakın bir zamanda Suriye ve Irak’ın kuzeyinde kapsamlı bir operasyona şahit olabiliriz. Başka benzer gelişmeler de yaşayabiliriz. Daha doğrusu yaşayacağız. Diğer bir iyileştirme yöntemi ise muhalefet cephesindeki kifayetsizliğin halka daha net gösterilmesi, tabiri caizse milletin gözüne sokulması olacaktır.
Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı kim olacak?
Kemal Kılıçdaroğlu dolaylı yollarla adaylığını açıklayıp nabız yokladı ancak en büyük direnci yine 6’lı Masa’dan, özellikle de Meral Akşener’den gördü. Demek ki ABD ve AB Kılıçdaroğlu’nun adaylığını desteklemiyor; yoksa Akşener ona CHP’li İmamoğlu üzerinden çalım atmazdı. ABD ve AB istediğine göre 6’lı Masanın Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’dur. Zaten mahkeme kararıyla siyasetten yasaklılık tiyatrosu da bu doğrultuda oynandı ve bizzat Akşener ve İmamoğlu tarafından sevinçle karşılanıp kameralar önünde şova dönüştürülerek kutlandı.
İmamoğlu’nun Kılıçdaroğlu’ndan daha fazla oy toplayacağı bir gerçek. Peki İmamoğlu’na göre daha popüler görünen ve popülaritesi gittikçe artan Mansur Yavaş neden saf dışı bırakıldı?
Mansur Yavaş, ülkücü geçmişi nedeniyle HDP’den ve dolayısıyla ABD ve AB’den çizik yiyen bir isim. Onu en fazla Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına layık görüyorlar.
Amerikan Büyükelçisi kimi onaylarsa o mu muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı olacak?
Elbette, buna şüphe yok. Ancak Muhalefeti sadece 6’lı Masadan ibaret görmemek gerekir. Seçim sonucunu asıl belirleyecek olan, tepki partileri ve kararsızlardır.
Tepki partilerinden kastınız nedir, bunlar seçimi nasıl etkileyebilir?
İlk akla gelmesi gereken, göçmen mevzunu provokatif bir şekilde kaşımaktan başka bir fikir ortaya koyamayan ama bunla bile ciddi bir oy tabanına erişen Ümit Özdağ ve Zafer Partisidir. Bir diğeri ise muhafazakâr duruş geleneğini bozmayan ve hem iktidarın yoldan sapışına hem de muhalefetin basiretsizliğine uzun boylu eleştiriler getirebilen Yeniden Refah Partisi ve Fatih Erbakan’dır.
Bir de Büyük Türkiye Partisi var. Son zamanlarda liderleri Hüseyin Baş’ın dikkat çeken beyanlarıyla kayda değer bir oy oranı yakaladığı düşünülüyor ve 6’lı Masaya yakın duruyorlar…
Boş beleş ergenlerin laf ebeliği yaptığı, zevzeklerin sanal gündemi belirlediği twitter gibi güdümlü istihbarat aygıtlarına bakarak siyasi mevzuları değerlendiremeyiz. Siyaseti, hayatın gerçekleri belirler. Hüseyin Baş’ın babası, lider özellikleri olan bir kimseydi ve en büyük başarısı % 1 oy oranını yakalamak oldu. Oğlunun en büyük başarısı da yüzde değil binde 1’i yakalamak olur. Binde 1 oy oranı olan birini siyasi arenada kimse kâle almaz.
Diğer partilerin tahmini oy oranı nedir?
Bugün itibarıyla tüm partilerin oy oranını milimetrik açıklayabilirim ama yıl ortasındaki genel seçime kadar eksi artı 1-2 puan oynama olabilir. Ak Parti’nin % 40, CHP’nin % 21, HDP’nin % 11, MHP’nin % 8, İP’in % 8, Yeniden Refah Partisinin % 5, Zafer Partisinin % 2, Saadet Partisinin % 2, diğer tüm partilerin de toplamda % 3 oyu bulunmakta. Bu tabloda AK Parti ve MHP koalisyonunun % 50 oyu toplayamadığını görüyoruz. Ancak 6’lı Masanın oyu da –HDP’yi katarak söylüyorum- % 42-43 civarında seyrediyor. Geriye kalan % 8-9’luk oy oranı seçim sonucunu belirleyecektir. Hâlâ kararsız olan ciddi bir kitle ile sandığa küsmüş milyonların varlığını da altını çizerek hatırlatmak isterim. Siyasilerin planlarında bu ayrıntılara dikkat etmesi gerekiyor çünkü artık üç beş oy bile belirleyici olabiliyor. Bütün bunların dışında şunu tekraren vurgulamak isterim ki Türkiye gibi gelgitli, dalgalı bir ülkede siyasete dâir tahminler yapıp öngörülerde bulunmak oldukça risklidir.
Ali Babacan’ın Deva Partisinden, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisinden ve Muharrem İnce’nin Memleket Partisinden hiç bahsetmediniz…
Bir insan, bir vatandaş, Davutoğlu’nun partisine neden oy versin ki? Bir tane geçerli neden söyleyebilecek var mı? Veya Ali Babacan’ı düşünelim; bu adamın fikriyatı nedir, iddiası nedir, projesi nedir..? Babacan’ın partisi ortaya hiçbir done koyamamış, hiçbir yenilikçi açılım yapamamış, Bilderberg’in gölgesinden çıkamamış, saçmasapan bir oluşum. Ekran karşısında mıy mıy mıy yapıp duruyorlar; elle tutulur, gözle görülür bir liderlik özellikleri yok. Fransız vatansever William Martin’in öldürdüğü PKK’lılara, şaka yapmıyorum PKK’lılara başsağlığı dileyen iki isimden bahsediyoruz. Millet bunlara niye oy versin? Muharrem İnce elbette bu iki isimle kıyaslanamayacak kadar pozitif ve kendine göre duruşu olan, siyasi arka planı güçlü ve omurgalı birisi ancak bu üç partinin oyunu toplasanız % 1 ile % 2 arasına tekabül ediyor. Onların önemli bir kısmı da seçime kadar tercihini değiştirebilir. Bu proje partiler, üç beş sene sonra siyasi tarihin çöplüğünde yerlerini almış olacaklar.
Siyasi partilerden çıkıp partiler üstü konulara gelmek istiyorum. Klasik sorumu sorayım, 2023’de Türkiye bir savaşa girer mi?
Yanılmıyorsam geçen sene Türkiye civarında tüm dünyada yansımaları olacak önemli bir savaşın her an patlak verebileceğini ve Türkiye’nin tarafsız kalması gerektiğini söylemiştim. Rusya’nın Ukrayna operasyonu ile maalesef bu tahminim gerçekleşti. Türkiye özelinde ise Yunanistan’la savaş çanları çaldığını, Türkiye’nin savaş dışında kalabilmek için mutlak surette savaş sanayisini ve ordusunu daha da güçlendirmesi gerektiğini, birtakım silah teknolojilerinden örnekler vererek açıklamıştım. Zira caydırıcı güce sahip bir Türkiye’ye kimse bulaşmak istemez ama caydırıcı gücü olmayan, zafiyetler gösteren bir Türkiye her zaman menünün en başındadır. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Yunanistan’ın içinde yer aldığı ve tabi karşı cephelerde yer aldığı bir savaşın 2025’e kadar çıkma ihtimali % 80, 2030’a kadar ise % 100’dür. Bu oransal tahmini de geçen sene gâyet emin şekilde belirtmiştim. Şükür ki Türkiye caydırıcı güç olmak yolunda önemli aşamalar kaydetti. Tayfun füzeleri, silahlı insansız savaş jetleri, uçak gemisi vs. derken ciddi bir caydırıcılık seviyesi yakalamış bulunuyoruz. Türkiye’nin bu doğrultuda asla mola vermemesi, hatta daha da gayretle çalışmalara devam etmesi gerekiyor. Zira verdiğim oranın arkasındayım, her geçen gün savaş ihtimali artıyor ve bu savaş her an, her saniye başlayabileceği gibi 2030’a kadar mutlaka bir şekilde olacak.
Yunanistan neden Türkiye ile savaş konusunda bu kadar cüretkâr? Tek sebep 12 mil mi?
Olayı sadece Yunanistan olarak görürsek büyük yanılgıya düşeriz. Yunanistan’ın arkasında İsrail’den Mısır’a, Fransa’dan ABD’ye kadar büyük bir blok var. Bu bloğun geniş yelpazeli olması bizim açımızdan hem iyi hem kötü. İyi çünkü paydaş sayısı arttıkça organizasyon, karar alma süreci, uygulama gibi konularda her kafadan bir ses çıkar; zira menfaatler çatışır. Kötü çünkü saydığım ülkelerle birlikte karşımızdaki blok neredeyse dünya savaşındaki bir blok kadar büyük ve güçlü oluyor.
Sebep konusuna gelince… Bu gerçekten çok önemli ve artık herkesin bilmesi gereken birtakım meseleleri açıklamak isterim.
Ayasofya’nın tekrar camiiye çevrilmesi önemi bir meydan okumaydı. Devletimiz bunla yetinmedi, çok ama çok önemli bir tarihi emaneti, tabut-u sekîneyi bulup Ayasofya’ya yerleştirdi. Bu, kıyamet takvimi için bir milattır. Batı, bu emaneti elde etmek istiyor.
Diğer bir sebep ise artık Manisa ve çevresinde varlığı ayyuka çıkan ve herkesçe dillendirilen altın gömüleridir. Batı, en azından Manisa’yı ele geçirip muazzam değerdeki Karun hazinelerine tabiri caizse çökmek istiyor.
Bahsettiğim iki sebep, fazlasıyla savaş sebebidir. Ancak Bat bu savaşı bir NATO ülkesi olan Türkiye’yi doğrudan hedefe koyarak değil de Yunanistan üzerinden dolaylı yollarla çıkarmak ve icra etmek istiyor.
Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşması da bir sebep değil mi?
Batı bloğu, Türkiye Rusya’ya yaklaştığı için Türkiye’ye karşı cephe almış değil; aksine Batı bloğu Türkiye’ye karşı zaten cephe almış olduğu için Türkiye sahaya Rusya kartını sürdü. Yoksa Türkiye bir müttefik arayışı ile Rusya’ya yaklaşmış değil. Örneğin S 400 füzelerinin Türkiye savunmasında kritik bir önemi yoktur; ancak siyasi kartların açılmasında, Batıya mesaj verilip meydan okunmasında çok kullanışlı bir enstrüman olmuştur.
Türk Devletleri Topluluğu, Birleşik Türk Ordusu ve Türk NATO’su gibi yeni birtakım oluşumlar var ve bunlar zaman zaman Yunan medyasında da gündeme geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Kulağa hoş gelen, güzel düşünceler ama reelpolitik yönünden bakınca maalesef tamamen fantastik, siyasi çarpan gücü sıfıra yakın, geleceği olmayan oluşumlar. Orta Asya devletleri denen Batı Türkistan cumhuriyetlerinden Türkiye’ye, sahadaki tabloyu şekillendirecek bir askerî katkı gelmez. Bir defa böyle bir güçleri yok. Sene başında Kazakistan’daki olayları hatırlayalım. Akaryakıt fiyatlarına zam yapılması nedeniyle Kazaklar sokağa döküldü; Kazak silahlı güçleri bu basit kalkışmada bile yetersiz kalıp Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. Diğer Türk cumhuriyetlerinde de durum farklı değil. Azerbaycan biraz daha iyi durumda ve savaş deneyimi de kazandı. Ancak Azerbaycan’ın askeri kabiliyetinin de dengeleri değiştirecek bir potansiyeli yok.
Azerbaycan demişken… İran Azerbaycan’ında geniş çaplı protestolar eskiden beri devam ediyor. Mahsa Amini olayıyla İran’da da ciddi bir gerilim oluştu. Gelecekte Güney Azerbaycan’la birleşik Büyük Azerbayan’ı görebilecek miyiz?
Mahsa Amini olayı, Türk istihbaratının İran’a verdiği gözdağıdır. Dikkat ederseniz Zengizor Koridoruna karşı olan İran’ın Azerbaycan sınırına asker yığıp manevra yapmaya başladığı zamanlarda Mahsa Amini olayı patlak verdi ve İran’ın önemli bir kısmında derin etkiler gösterdi. Olay basit bir başörtüsü ya da özgürlük mözgürlük meselesi değildir. İlk defa Türk istihbaratı gönüllü-istekli bir şekilde İran’da operasyon yapmıştır ve gerekli mesajları vermiştir.
İlk defa gönüllü-istekli derken bunu biraz daha açar mısınız?
Bilindiği üzere İran’da yaşayan Türkler’in çoğu Safeviler’in torunları olan Şia Türkleridir ve öteden beri Osmanlı ile ve Osmanlı’nın varisi olan Anadolu Türlüğü ile sorunludurlar. Bu sebeple Türkiye’nin ve tabi Türk istihbaratının İran konusunda geleneksel bir kararsızlığı vardı. Bu kararsızlık kırıldı. İran Türkleri sadece Safeviler’in değil; aynı zamanda Selçukluların, Akkoyunluların, Karakoyunluların da torunlarıdırlar. Devlet olarak İran Türklerine artık mezhep zaviyesinden bakmayı bıraktık. Irak Türkmenleri konusunda da aynı sebeple mesafeli bir yaklaşım söz konusu idi. Musul ve Kerkük konusunda Türk devlet aklı yeterince istekli değildi. Ancak bu mesafe de aşıldı ve artık eskisi gibi Şia coğrafyaya mesafeli değiliz.
Türk istihbaratının bölgede daha etkili olmaya başladığını mı anlamalıyız?
Türk istihbaratı sadece bölgede değil tüm dünyada daha etkili olmaya başladı. Charlie Hebdo ile başlayan ve Sarı Yeleklilerle ivmelenen Fransa karışıklıklarını kurgulayıp sahneleyen biziz. Bu sadece bir örnek ama bence çarpıcı bir örnek. Türk istihbaratı, Türkiye Cumhuriyeti gibi artık savunma pozisyonundan çıktı saldırı pozisyonuna geçti. Bunun önemli sonuçları olacak. Önümüzdeki on yıllık süreçte parçalanmış bir Britanya, parçalanmış bir Avustralya hatta ABD görürseniz şaşırmayın. Dünyanın şekillenmesinde tek müsebbip elbette Türk istihbaratı olmayacak ama biz artık sahadaki oyun kurucular arasındayız.
Dünyanın güçlü ülkeleri sınırlarını uzun süre koruyamayacak mı?
Bir defa bu işin doğasına ve tarihin gerçeklerine aykırıdır. İşin doğasına aykırı çünkü koskocaman arazı parçalarını idare eden Kanada, Avustralya gibi ülkeler var. Bunlar dünyanın kıyısında köşesinde kaldıkları için tüm tehlikelerden uzak kalarak çok az nüfuslarına rağmen çok büyük arazileri çevrelemişlerdi. Ama yedirmezler! Dünyada artık hiçbir yer uzak değil. Antartika da paylaşılacak, Kuzey Kutbu da paylaşılacak, hatta uzay da paylaşılacak. Kaldı ki büyük coğrafyalı ülkeler, Çin, ABD ve Rusya hayli hayli paylaşıma açılacak. Tabii bu süreç belki 2050’ye kadar uzanacak; zira dengeler yeni değişmeye başlıyor ve yerine oturması epey zaman alır. Tarihin gerçeklerine aykırılığa gelirsek; hiçbir süper güç gücünü ilelebet koruyamaz, geriler, geriler ve yok olur gider.
Sonu henüz kestirilemeyen bir Rusya-Ukrayna çatışması var. Siz hangi ülkelerin veya blokların birbiriyle çatışmasını isterdiniz? Türk istihbaratının bu konuda bir çabası varsa tam olarak hangi yönde?
Yunanistan Türkiye’ye saldırmak için İstanbul depremini, o olmazsa Türkiye’nin Suriye’ye girip ağır kan kaybetmesini ya da yeni bir askeri darbe ile Türkiye’nin istikrarsızlaşmasını kolluyor. Burada Yunanistan yerine parantez içinde NATO’yu da koyabilirsiniz. Türkiye ise Yunanistan’a saldırmak için ABD-Çin Savaşını bekliyor. Gördüğünüz üzere her ülke mevzii almış durumda. Komşularla savaş – savaş sayamayacağımız terör operasyonlarını ayı tutuyorum- Türkiye için çok kazançlı olmayacaktır. Bu noktada Türk derin aklı çalışmaya başlar. Türk istihbaratı adına konuşabilecek konumda değilim; sadece siyaset bilimi ve öngörüler bağlamında değerlendirecek olursam Çin ile ABD arasında çok kapsamlı bir savaş olması elzemdir; bu savaş mutlaka çıkarılmalıdır. Söz konusu savaşın çeperinde Çin-Hindistan savaşı da patlak verecektir. Çin Halk Cumhuriyeti, şu anda dünyadaki tüm pisliklerin, tüm şeytanlıkların merkezidir. Biyolojik silahlarla dünyaya saldırılmasından Uygur meselesine, siber saldırılardan ekonomik meydan okumalara değin bir yığın konuda tüm dünyanın Çin’le çetin bir hesaplaşması olacak. Sadece Covid sahtekârlığıyla tüm dünyada kâh entübe edilerek kâh zehirli ilaçlar verilerek katledilen milyonların ahı var. Tabii ki planı çok iyi yapmak gerekir. İstihbari planlar ilmek ilmek dokunur ve çok uzun yıllara yayılır. Çin’le beraber yok edilmesi gereken bir diğer ülke de Hindistan’dır. Zira Müslümanlara zulümde Çin’den aşağı kalır yanı yoktur. Dolayısıyla Hindistan-Çin savaşında Pakistan da Hindistan’a karşı bir taraf olarak savaşa girecektir. Dünyanın dengeye gelmesi Güney Asya’daki bu dehşetli nükleer savaş sonrası olacaktır. Bu savaş bittiğinde veya bitmeye yakın Türkiye gibi ülkeler de Yunanistan gibi ülkelerle hesabını görmüş olacak.
Şöyle mi anlamalıyız; Türkiye’deki bir yapı savaşı özellikle istiyor ve birtakım savaşlar çıkması için özel çaba mı sarfediyor?
Elbette hayır! Biz sadece olacakları öngörüp ona göre hazırlık yapma, pozisyon alma derdindeyiz. Ben şahsen Türkiye-Yunanistan savaşını özellikle isteyen, arzulayan biriyim. Ama bu benim şahsi yaklaşımımdır, genel bir anlam ifade etmez. Evet bu savaş çıkacak, biz böyle istiyoruz, Yunanistan isterse bin tane Rafele uçağı alsın fark etmez. Bu savaşı er geç çıkaracağız. Çünkü biz Türk’üz, savaşçı milletiz, asker milletiz. Bize verilmiş tarihi misyonu unutarak, genlerimizi inkâr ederek kendi köşemize çekilemeyiz, gamsız baykuş gibi barış çubukları tüttüremeyiz. Biz, savaştığı zaman morali yerine gelen, memleketi şenlenen, toprağı bereketlenen, demir seslerinin şaklamasından zevk duyan, savaşı bayram sayan milletiz. Bunun aksini iddia eden de zaten Türk değildir, olamaz. O gibilerin ağzını mühürleme zamanı da gelecek.
Türk-Yunan Savaşına o hâlde tekrar döneyim. Bu savaşın bizim için artısı ve eksisi ne olacak?
Savaşların ilahi mukadderatta fetih ve ceza olmak üzere iki fonksiyonu vardır. Fetih, cihadın ruhunda vardır, farzdır, sünnettir. Bunu terk etmemek gerekir. Aksi takdirde türlü tevil iç huzursuzluklar olur. Ceza ise Allah’ın savaşlar aracılığıyla birilerine lâyık olduğunu vermesidir. Örneğin Türk-Yunan savaşında İzmir başta olmak üzere Batı Ege’de ve Trakya’da ciddi bir travma yaşanacak. Yaşanmasın mı?
Yaşansın mı?
İzmir’de üç beş sarhoş barlarda Kur’an yakıp Allah’a söveli daha birkaç ay oldu. Kimse de ses çıkarmadı! Hiç protesto haberi duyduk mu? Bu yüzden sokağa inen bir İzmirli oldu mu? Allah, Müntekim’dir! İzmir de mutlaka lâyık olduğu cezayı çekecek. Bunun gibi daha neler neler… Ancak bizi millet olarak ilgilendiren ceza yönünden ziyade fetih olmalıdır. Zira Allah bu dünyada, bu dünyada acırsa da öbür dünyada mutlaka din düşmanlarına şedit bir azap tattıracaktır. Biz fetih yönüne bakalım. O da Ege Adalarının mutlaka zaptedilmesi gereğidir. Ege Adaları ikiye ayrılır, Asya’nın uzantısı olanlar ve Avrupa’nın uzantısı olanlar. En azından Asya anakarasının doğal uzantısı olan, Anadolu sahillerindeki adaları alarak denizden kuşatılmışlığımıza son vermeliyiz, açık denizlerde nefes almalıyız. Nitekim bu kadar askeri hazırlık da boşuna değil; elbette bir şeyler olacak.
Piyasada müthiş bir pahalılık var. Enflasyon canavarı, olası savaş senaryolarıyla daha da korkunç hâle gelmez mi?
Aksine piyasaların dengeye gelebilmesi için de savaş şarttır. Şu anda tüm dünyada piyasalar kontrolden çıktı. Türkiye’de fiyat istikrarı yok olmuş durumda. Bu kadar derin bir sarsıntıyı palyatif çözümlerle veya ulusal tedbirlerle onaramazsınız. Tüm dünyanın 3. Dünya Savaşına ihtiyacı var. Şartlar da gitgide müsait hâle geliyor. Küresel oyuncuların oyunlarını bozacak, dünyaya hükmetmek isteyen siyonist-şeytani sistemin kurduğu düzeni yıkacak tek geçerli yöntem savaştır. Sevsek de sevmesek de sancılı bir süreçten geçeceğiz ve 2023 yılı da sancıların başladığı bir yıl olacak.
Söz konusu sancıları pandemi döneminde veya 2022 yılında fazlasıya yaşamadık mı?
Hayır. Yaşadıklarımız sadece fragmandan ibaretti.
Daha kötü ne yaşayabiliriz ki?
Kıtlık, yokluk, açlık, kaos ve nihayetinde bir dizi savaş… Uzak bir zamanda değil. 2023-2030 arasında bunları fazlasıyla yaşayacağız.
Saygıdeğer fütürist İbrahim Çetin’e öngörülerini paylaştığı için teşekkür ediyorum. Tüm dostlara muhteşem bir yeni yıl, harika bir 2023 diliyorum.
Muhammed Gömük
Araştırmacı-Yazar

Derin devlet önemli açıklamalar yapmış ama bunları yine küçük, talihli bir kesim okuyup gereken mesajı alacak. Halkın çoğu TV karşısında uyumaya devam edecek.