İstanbul Sözleşmesi'nin Cumhurbaşkanlığı kararıyla feshedilmesi hukuka uygun mu?

TÜRKİYE’NİN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN AYRILMASININ HUKUKÎ DEĞERLENDİRMESİ

İstanbul Sözleşmesi'nin Cumhurbaşkanlığı kararıyla feshedilmesi hukuka uygun mu?
21 Mart 2021 - 13:58
Haber Fuarı- Özel Söyleşi
Muhammed Gömük /  Araştırmacı - Yazar


20 Mart 2021 Cumartesi günü yayımlanan Resmi Gazete ile Türkiye yepyeni bir gündeme uyandı. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanımızın 19 Mart 2021 tarihinde imzaladığı 3718 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi artık tarih olmuştu. Şimdiye kadar siyasi boyutu hukukî boyutunun önüne geçen söz konusu çok önemli gelişmeyi hukuk camiasının saygın isimlerinden İbrahim Çetin ile değerlendirelim dedik. Biz sorduk, o cevapladı. Buyurun söyleşiye…
İstanbul Sözleşmesi nedir?
İstanbul Sözleşmesinin gerçek adı, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir. Mezkûr Sözleşme, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da akdolunup imzaya açıldığı için kısaca İstanbul Sözleşmesi adıyla bilinmektedir. İmzaya açıldığı gün Türkiye tarafından da imzalanmış, 10 Şubat 2012 tarihli ve 2012/2816 Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
İstanbul Sözleşmesi neden tartışma konusu olmuştur?
Bir defa Sözleşme, ayrımcıdır; kadınların her hâl ve şartta haklı olduğunu, bir kadınla bir erkeğin karşılıklı davalık olduklarında kadın tarafın sorgusuz sualsiz mutlaka haklı kabul edilmesi gerektiğini dikte etmektedir. Sözleşmenin tümüne bakıldığında ve tercih edilen feminen dil dikkate alındığında genel olarak bir erkek nefreti üzerine kurulu olduğunu görürüz. Bu taraftan bakınca sadece ayrımcı değil, aynı zamanda hasta bir zihniyetin ürünü olduğu da anlaşılacaktır.
Sözleşmede kadın ve erkek cinsiyetinin önüne bir üçüncü cinsiyet olarak “toplumsal cinsiyet” kavramı getirilmiş ve toplumsal cinsiyet, “herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü ve sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler” diye tanımlanmaktadır ve gördüğünüz üzere bu tanım bir dizi tutarsız laf kalabalığından ibarettir. Devam eden süreçte beliren tutumdan toplumsal cinsiyetin “kadın ya da erkek diye nitelendirilmeksizin cinsel özgürlüğünü yaşamak isteyen homoseksüeller ve özellikle travestiler” anlamında kullanıldığı anlaşılmıştır. Sözleşmede vurgulanan “cinsel yönelim özgürlüğü” de bu tespiti doğrulamaktadır. Sözleşmeye göre eğer bir erkek çocuğu izlediği filmlerde etkilenip “ben artık etek giyeceğim, annemin rujunu süreceğim” derse anne-babası bunu kabul etmek zorundadır; aksi takdirde çocuğa cinsel şiddet uygulamış sayılırlar ve çocuklarının ellerinden alınması da dahil olmak üzere birtakım müeyyidelere maruz kalırlar. Evrimcilerin bayraktarlığını yapan ateist Nature dergisi bile beş yüz bin kişi üzerinde yaptığı bir araştırmadan yola çıkarak üçüncü cinsiyetin olmadığını ve transseksüalitenin teorik temelinin çöktüğünü, yayınladığı bir makale ile duyurmuştur. Dileyenler “No ‘gay gene’: Massive study homes on genetic basis of human sexuality” başlığı ile arama yaparak ilgili makaleye ulaşabilir.
İstanbul Sözleşmesinde, kadın terimi, 18 yaşından küçük kızları da kapsar denilmektedir (madde 3/f). Beşiğinde uyuyan, ağzı biberonlu, eli çıngıraklı bebekleri düşünün. Sözleşme, bu bebekleri bile ideolojik bir savaşın taraftarı ilan edip siyasallaştırıyor. Kız bebek ve kız çocuğu demek Sözleşmeye göre yasak; kadın bebek veya kadın çocuk demeniz gerekiyor. Bütün bunları da insan haklarının savunuculuğu diye nitelendirerek şark kurnazlığına soyunuyor. Bir defa insan haklarının kadın hakkı, erkek hakkı diye ayrılması, şeytanî bir bakışın ürünüdür. Bu şeytanî bakış, yılın bir gününü (11 Ekim) Kadın Çocuklar Günü ilan etmiştir. Oysaki bizde 23 Nisan, çocuk bayramı olarak kutlanmaktadır ve asla kız çocuğu, erkek çocuğu diye ayrım yapılmaz. Çocuk çocuktur, insan da insandır. İnsanları ayrıştırıp birbirine düşman etmek, insanlık değil şeytanlıktır.
Bunlar gibi çok sayıda akıl tutulması diyebileceğimiz hüküm yer almaktadır.
Bu Sözleşme kadınlara yönelik şiddete bir tepki ve koruma mekanizması olarak ortaya çıkmadı mı?
Hayır! Bu tamamen aldatmacadır. Kaldı ki Türkiye’de yasal zemin zaten kadına şiddeti meşru görmemektedir. Üstelik kadına karşı şiddeti önlemek için Avrupalıların sözleşmelerine muhtaç da değiliz. Avrupa bizden daha mı medeni? Sorulması ve cevaplanması gereken soru budur: Avrupa bizden daha mı medeni? Bizim dinimizde Cennet anaların ayağı altındadır, Peygamberimiz de karısına tokat atandan mahşer günü davacı olurum demiştir. Öte yandan Türk kültüründe kadının çok özel bir yeri vardır. Biz kadına Han’ım deriz, hatun deriz. Kadınlar, erkeklerin namusudur, malı değildir. Oysaki İstanbul Sözleşmesi, “namus” kavramına karşıdır, namussuzluk taraftarıdır. Tüm Batı kültüründe bizdeki gibi bir namus, ırz, haya gibi kavramlar da yoktur; sadece yakın anlamlı kelimeler vardır. Günümüzde hem dinî hem de kültürel düzlemde yozlaşan kimseler tarafından kadınlara uygulanan şiddet, toplumun geneline mâl edilemez. Bunları sürekli parlatıp cilalayıp büyük puntolarla milletin gözüne sokmayı iş edinen mason medya, toplumsal cinsiyet safsatasıyla toplumsal cinnete zemin hazırlamaktadır. Bu hain tezgahın artık görülmesi gerekiyor. Medyanın pompaladığı ezberi bozmak için ters açıdan somut örnekler vereyim: Kocaeli’nin Körfez ilçesinde Nurcan S. adlı kadının kız çocuğuna uyguladığı zorbalık, kadına karşık şiddet diye yansıtılmadı. Çünkü medya, kadının kadına/kıza uyguladığı şiddeti kadına karşı şiddet saymıyor; taraflardan biri illa erkek olmalıdır! Denizli’nin Pamukkale ilçesinde S.E. adlı genç kız, ayrıldığı sevgilisinin annesi Zeynep T.’nin evini basarak yaşlı kadına terör yaşattı. Bu olay da kadına karşı şiddet diye değil basit bir adi vaka olarak yansıtıldı. Bu minvalde çok sayıda örnek vardır. Şiddetin farklı bir boyutu daha var. O da kadınların erkeklere uyguladığı şiddet vakalarının İstanbul Sözleşmesiyle birlikte çığ gibi artmış olmasıdır. Medyaya yansıyan ve tabii ki adi vaka olarak değerlendirilen sayısız haberden bu tespiti teyit edebilirsiniz. Ancak İstanbul Sözleşmesi, sadece erkeğin kadına uyguladığı şiddeti şiddet diye nitelendirmektedir. Kadınla erkek karşı karşıya geldiğinde erkeklerin meşru müdafaada bulunmaları durumunda yasaların ihlali söz konusu olmaktadır (olmakta idi); çünkü İstanbul Sözleşmesi ve uzantısı olan 6284 sayılı Kanuna göre kadının beyanı esastır.
Görüldüğü üzere İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddeti önleme düşüncesinin değil kadını erkeğin ilahı yapma düşüncesinin ürünüdür.
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanlığı kararı ile çekilmesini hukuka aykırı bulanlar var. Bu konunun hukukî durumu tam olarak nedir?
11/6/1963 tarihli ve 244 sayılı Yasanın mülga olan 3. maddesinin 1. fıkrasına göre uluslararası anlaşmaların hükümlerinin uygulanmasını durdurma veya anlaşmaları sona erdirme, Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile olmakta idi. Maddenin 2 Temmuz 2018’de mülga olmasının sebebi Bakanlar Kuruluna Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde yer verilmemiş olması ve konuya ilişkin yeni bir düzenleme yapma gereğidir. Nitekim konu, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddede şöyle denmektedir: “Milletlerarası andlaşmaların (ve sözleşmelerin) uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme, Cumhurbaşkanı kararı ile olur.” Nitekim İstanbul Sözleşmesi de Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Türkiye için tarih olmuştur. Konuyu hukuksuz bulanlar, Cumhurbaşkanlığı kararlarının sadece yürütmeye ilişkin olabileceğini; oysaki İstanbul Sözleşmesinden çekilmenin yasama faaliyeti olduğunu ve hatta İstanbul Sözleşmesinin insan haklarına ilişkin olduğunu ileri sürmektedir. Bu da klasik bir azgın azınlık yalanıdır. Bir defa İstanbul Sözleşmesi kesinlikle insan haklarına ilişkin değildir; aksine toplumu kamplaştırmak suretiyle insan haklarını bertaraf etmeye yönelik sinsi ve şeytani bir sözleşmedir. Yürütme tartışmasına gelince; uluslararası sözleşmelerden çekilme konusu, yasama değil yürütme faaliyetidir. Yasama faaliyeti olan, uluslararası sözleşmelerin onaylanma sürecidir. Uluslararası sözleşmeler, yasama faaliyeti ile (TBMM tarafından) onaylanır ve yürütme faaliyetiyle (Cumhurbaşkanlığı tarafından) sona erdirilir. LGBT ahlaksızlığını savunan marjinal kesim, kasten elma ile armutu birbirine karıştırmakta, milletin kafasını bulandırmaya çalışmaktadır. Nitekim az önce 1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun mülga 3. maddesi ile de uluslararası andlaşmalardan (ve tabii sözleşmelerden) Bakanlar Kurulu Kararı ile çekilebileceğini belirtmiştim. Görüldüğü üzere 1963’den bu yana değişen bir şey yoktur, ortaya bir hukuksuzluk çıkmış değildir. Dolayısıyla konuya ilişkin geliştirilen eleştiriler hukukî mesnetten yoksun ve iyiniyetten uzaktır.
İstanbul Sözleşmesinden çekilmemizle 6284 sayılı Kanun da tartışmaya açılmıştır diyebilir miyiz?
Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı Kanunun 1. maddesinin a bendinde Kanunun dayanağı şöyle belirtilmiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) ve yürürlükteki diğer kanuni düzenlemeler esas alınır.”
Dayanağı ortadan, yasal zemini kayıp giden bir Kanun otomatikman yok hükmündedir. Bundan böyle 6284 sayılı Kanuna atıf yapılarak alınan her mahkeme kararı hukuka aykırıdır. Özellikle Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin ve Aile Mahkemeleri ile Savcılıkların bu durumu göz önünde bulundurması gerekir. Kolluk görevlileri de bilgilerini güncellemelidir. Artık 6284 sayılı Kanun yoktur! O da İstanbul Sözleşmesi gibi tarih olmuştur. Ayrıca şunu da belirteyim ki 6284 sayılı Kanun, İstanbul Sözleşmesindeki skandal hukuksuzlukları ikiye katlar, sekize çarpar… İşi sağlama almak için yapılması gereken, bir yasama faaliyeti ile 6284 sayılı Kanunun mülga olduğu hükmünün açıkça getirilmesidir. Yoksa azgın azınlığın bağırışı hiç bitmez.
İstanbul Sözleşmesi neden Türkiye ve Türk hukuku için bu kadar önemli bir konu oldu?
İstanbul Sözleşmesi, Türkiye için de Türk hukuku için de önemli bir konu değildir. Bu mason medyanın sergilediği bir algı operasyonudur ve konunun siyasî tarafıyla ilgilidir. Maalesef hukuku siyasetten arındırmak mümkün olmuyor. İstanbul Sözleşmesine İstanbul Sözleşmesi denmesinin nedeni bile siyasidir; homoseksüelliği kutsallaştıran bir paçavrayı bir Müslüman ülkede, üstelik de Müslümanların gözdesi olan sembol bir şehirde akdederek şeytanın İslama attığı bir gol mesajı verdiler. Maalesef Ak Parti de bu tuzağa düşmüştür. Zira İstanbul Sözleşmesini canı pahasına savunan, LGBT bayrakları dalgalandıran azgın azınlığın esasen HDP ve CHP içinde kümelendiğini görmekteyiz. Ak Parti’nin HDP ve CHP içindeki marjinal ateist kesimle aynı çizgide olması, aynı düşünceyi savunması tam bir akıl tutulması idi. Zaten bu sebeple Ak Parti milyonlarca muhafazakâr oy kaybetti. Karşılığında azgın azınlıktan oy aldı mı? Elbette hayır. Zira o azgın azınlık zaten Ak Parti’ye en galiz küfürlerle saldıran, Ak Parti’den ve Sayın Cumhurbaşkanımızdan en çok nefret eden kesimdir. Lağım gibi de ağızları vardır; içinde küfür olmayan doğru dürüst cümle kuramıyorlar. Yalnız işin ilginç tarafı, Ak Parti içindeki marjinal bir kesimin ki ben bunlara türbanlı cunta diyorum, İstanbul Sözleşmesi konusunda söz konusu azgın azınlıkla omuz omuza, kol kola duruş sergileyip ağız birliği etmiş olmasıdır. Bugün morartılan türbanlı cuntanın Ak Parti’den tasfiyesi elzemdir. Aksi takdirde İstanbul Sözleşmesinin kabulü gibi başkaca hatalar yapılmaya ve dolayısıyla Ak Parti’nin oyları erimeye devam edecektir. Ak Parti, milliyetçi muhafazakâr kitlenin partisidir; bu özelliğini kaybederse yok olur gider.
Öte yandan İstanbul Sözleşmesine tavır alan tek Avrupa ülkesi Türkiye de değildir. İngiltere, Çekya, Macaristan, Ermenistan, Bulgaristan, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Moldova, Slovakya ve Ukranya Sözleşmeyi onaylamamıştır. Sözleşmeden çekilmek isteyen Polonya gibi bazı ülkeler de Avrupa Birliğinin tehditleri karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştır. Söz konusu ülkelerin sözleşmeye tavır almalarının temel nedeni, aynen Türkiye gibi sözleşmenin dinî ve kültürel düzlemde yıkıcı etkisini fark etmiş olmalarıdır. Zira homoseksüellik, sadece İslamiyette değil tüm dinlerde lanetlenmiştir. Çocukları homoseksüelliğe özendiren bir sözleşme elbette toplumdan tepki görecektir. Dolayısıyla daha birçok Avrupa ülkesinin zaman içinde İstanbul Sözleşmesi denen ahlaksızlık paçavrasından imzalarını çekeceğine inanıyorum.
İstanbul Sözleşmesinin uygulanması ve uygulanmasının izlenmesiyle ilgili birtakım sivil toplum örgütleri kurulmuş ve başkaca klikler hayata geçirilmişti. Sözleşmeden çekilmemizle birlikte bunların akıbeti ne olacak?
Bu tarz oluşumların hemen hepsi Sorosçudur. Acil Eylem Fonu, Açık Toplum Vakfı, Friedrich Naumann Vakfı, Freedom House gibi birçok mahfil, homoseksüelleri ve tabii ki homoseksüelliğe tapınmayı teşvik eden İstanbul Sözleşmesi taraftarlarını fonlayarak desteklemekte ve bu bağlamda sözleşme taraftarlarını sık sık organize ederek, ellerine pankartlar ve bayraklar vererek meydanlara dökmektedir. Yine somut bir örnek verecek olursak İstanbul Sözleşmesinin uygulanışını izleyen komite (GREVIO), Türkiye Cumhuriyeti Devletinin “Kürt kadınlara ayrımcılık yaptığını” iddia etmiştir. Bu şer odaklarının maksadı kadın haklarını ve hatta homoseksüellerin haklarını korumak değil; ortalığı velveleye vermek, toplumsal barışı ve huzuru bozmaktır. Kadıköy Belediyesi, Beşiktaş Belediyesi gibi birtakım CHP’li belediyeler ile ABD Büyükelçiliği, Hollanda Büyükelçiliği gibi birtakım dış mihrakların da LGBT faaliyetlerine açıktan destek verdiği bilinmektedir. Bütün bu faaliyetler derhal sonlandırılmalı, LGBT dernekleri kesinlikle kapatılmalı, LGBT’cileri destekleyen dış mihraklara en sert notalar verilmelidir. Bu noktada öncelikle çok yönlü bir istihbarî çalışma yapılarak hukukî girişimlere zemin hazırlanması gerekir.
İstanbul Sözleşmesini savunanların sözleşme karşıtları için sıkça kullandığı ‘homofobi’ tabiri ne anlama gelmektedir, hukukî zemini var mıdır?
Homoseksüellikten ve homoseksüellerden korkma anlamına gelen homofobi, elbette tuzak ve uyduruk bir tabirdir. LGBT’cilerin ağzına pelesenk ettiği bu tabir, esasında bir hakarettir, üstelik nitelikli hakarettir (TCK m. 125/3). Çünkü İstanbul Sözleşmesini eleştiren hiçkimse homolardan da homoluktan da korkacak kadar karaktersiz ve zavallı değildir. Homolardan korkmak için bir neden de yoktur. Hepi topu bir avuç azgın azınlık olan kesimden neden korkalım ki? Onlar, homoseksüelliği ve sâir cinsi sapıklıkları normalleştirmek için bu tarz kurnazlıkları her zaman yapıyor, toplumu homoluğa alıştırmak, özellikle çocuklar ve gençler nezdinde destekçi bulmak için kelime oyunlarına her zaman başvuruyorlar. Ne de olsa onlara akıl veren bir yığın Sorosçu mahfil var. Bir defa kimse homoluğu ve homoları sevmek zorunda değildir. İnsanların bir şeyleri sevme hakkı kadar bir şeylerden nefret etme hakkı da vardır. Bu, nefret suçu değildir. Haddizatında nefret suçunun ne olduğu veya böyle bir suç olup olmadığı da tartışmalıdır. Zira kimseye falanca şeyden nefret etmeyeceksin, mecbur seveceksin tarzı bir dayatmada bulunulamaz. Midenizin almadığı veya fıtratınıza ters düşen bir şeyle karşılaştığınızda onu sevmemeniz doğaldır ve bir haktır. Olay bundan ibarettir.

Saygıdeğer hukukçumuza bizlere aktardığı değerli bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum. Öyle görünüyor ki İstanbul Sözleşmesi tartışmaları bir süre daha devam edecek. Bu süreçte toplumu en doğru şekilde aydınlatmak ve bilinçlendirmek büyük önem taşıyor ve ben de bu söyleşi ile toplumun aydınlanmasına bir nebze de olsa katkı sağladığımı düşünüyorum.

 

YORUMLAR

  • 3 Yorum
  • Nisa Aydıner
    1 ay önce
    uzun zamandır aradığım en aklı başında, en bilgilendirici yazı işte bu. teşekkürler.
  • FADİME BİLGİN
    1 yıl önce
    Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere tüm siyasiler bu yazıyı okumalı.
  • Rahmi Er
    1 yıl önce
    Konuya dâir rastladığım en hakiki ve en oturaklı değerlendirme bu. Televizyonda konuşan profesörler tam manasıyla tenekeymiş. Teşekkürler.